26 Eylül 2013 Perşembe

Muhabbet #2

    Bütün gün kahve aşerip de içememek nasıl bir duygu bilir misin ey okur? Ha? Bilirsin değil mi o hissi? Bütün gün isteyip de böyle benim gibi gece 12'de içer ve üzerine üç kere "Thunderstruck" dinlerseniz, gün içinde harcadığınız bütün enerjiniz geri gelir. Uyumam lazım aslında, yarın için hiçbir planım yok ve bu boşluğun her an doldurulma ihtimaline karşı hazır olmam gerek ancak KAHVE!!! İçmek zorundaydım. Gerçi filtre kahve içmek istiyordum koca bir kupa ama her zamanki gibi kel hazır kahvelere kaldık. Bu filtre kahve sorunsalına bir çözüm bulmak lazım. 

  Bu kahve çok acayip bir içecek. Bazısı illa Türk kahvesi olacak der, bazısı bizim gibi filtre olacak der, bazısı sütlü içer, bazısı bilmem neli içer... Sonu yok yani meretin. Çay ve kahve muhabbeti bile fark ediyor mesela (kendi gözlemim). 

  *Ben kahveden bahsetmeyecektim ki ya? Kahve nereden çıktı? (Demek ki benim o filtreyi içmem gerekiyordu)  

  Hah, şundan dolayı dedim kahveyi. İnsanlar... Sohbet ettiğine değecek insanlar olacak çevrende. Bir fincan kahve değerlenecek onlarla. Gerçi benimle edilen sohbet nasıl onu beni dinleyenlere sormak lazım. Çünkü bazı zamanlar çok fazla boş konuşuyormuşum gibi geliyor. Taaa ki ben beyni yakana kadar. Bazıları bilir "konuşurken frenim patlıyor" derim. O andan sonra daha çok konuşmaya başlarım, hani sanırsın kafa ütülemeye geldim. Ama öyle n'apayım konuşmayı seviyorum. Yazdığım yazılar bile öyle baksanıza, sadece konuşuyorum. Bi amacım yok yani. (Hadi bulun bakalım bu yazının ana fikrini!)  

   Möbius adlı Fransız filmini izledim bugün arkadaşlarımla. İlginç bir filmdi. Her ne kadar içimizden biri beğenmediyse de ben merak ederek izledim. Konuya girmiyorum, ajan filmi diyorum sadece. İlginç bir filmdi, hatta yarısından sonra gelen "twist" anı benim hoşuma gitti. Beklediğim gibi gelişseydi olaylar, o an çıkardım salondan ama beklenmeyen bir şekilde değişince, ben de merak ettim "Acaba nasıl bitecek?" diye. Ha, şöyle bir durum var: Sinemada izlenmeli mi? Bence hayır, sinemada izlemenize gerek yok. DVD'ye çıkınca izlersiniz.  

   İçi daha da dolu yazılar yazmam gerektiğini düşünmeye başladım bu aralar. Çünkü böyle yazılar doldukça insanlara sunacak bir şeymiş gibi hissettirmiyor bu blog. Gerçi düşüncede kalmasın diye yazıyorum bazı şeyleri. Neyse ya hallederiz bir ara. Zevkine yapmıyor muyum zaten çoğu şeyi? Beni diğerlerinden ayıran da bu boşluk hali olsun bari... Adet oldu ya bende, yine bir şarkı paylaşayım şuraya. Hadi görüşürüz! :) 

*Are You Gonna Be My Girl - Jet 


23 Eylül 2013 Pazartesi

Quake II


Aslında başka bir yazı planlıyordum bu gece için. Güzel geçiyor ya hani onu paylaşayım istemiştim ama... Ama şu parça girene kadar... 


Ne güzel oyundu yahu bu! 1997 yılında çıkan Quake 2 ortalığı bayağı sallamıştı. Grafikleri olsun, müzikleri olsun, o zamana kadar yapılmış en iyi oyunlardan biriydi. Yalnız benim Quake serisiyle tanışmam 1999'da Quake 3'le oldu. Babamın aldığı bilgisayar dergilerinin birinden çıkmıştı demosu. Bayağı korkutucuydu teması ama nedense aşırı bir zevk almıştım oyundan. O hız, o adrenalin... Bi ara yüklemiştim tekrardan, hâlâ aynı hissi verebiliyor bu seri. 

Neyse efendim, Quake 3'le bayağı haşır neşir olduk uzuuunca bi süre. Biraz daha büyüdükten sonra bu seriyi merak edip ararken gördüm Quake 2'yi. Oyun olayına Doom gibi bir oyunla giren bir bünye için bu oyun inanılmazdı. Bence Doom'dan çok daha güzel bir oyun Quake. Doom'da şeytanlarla vs. uğraşırken bu seride uzaylılarla uğraşıyorduk. Quake 2'de Dünya'yı korumak adına uzaylı Strogg medeniyetinin ana gezegenine saldıran ekipteki Bitterman adlı askeri yönetiyorduk. Aynı Doom'daki gibi gerilim dolu bir oyundu. Şimdiki yeni nesil bilmez tabii bu hissi. Çünkü öyle gerim gerim geren bi oyun kalmadı artık piyasada. Silent Hill'in bile suyu çıktı yahu! 

Quake ve Doom'la uzunca bir süre uğraştıktan sonra iki isimle tanıştım. John Carmack ve American McGee. McGee oyun tasarımcısı, Carmack ise programcı. McGee hâlâ tasarım işiyle uğraşıyor, en sevdiğim çalışması ise American McGee's Alice. Ondan da bahsedeceğim ama sanırım bir başka yazıda.

John Carmack oyun ve bilgisayar işinde en sevdiğim insanlardan biri. Bugün oyunlarda kullandığımız 3D programlamanın geliştirilmesinde emeği çoktur John'un. Adaptive Tile Refresh, Raycasting, Surface Cachinggibi birçok teknolojiyi geliştirmiştir kendisi. Ayrıca roket ve havacılığa merak salmış, sonradan Armadillo Aerospace şirketini kurmuş. Şimdilerde ise Oculus VR'da Oculus Rift'i geliştiriyor. (Üşengeçlere link, Oculus Rift: http://en.wikipedia.org/wiki/Oculus_Rift)

Şimdi çocukluğu bir kenara bırakalım ve günümüze bakalım. Bugün çılgınlık olarak gördüğümüz yüzlerce lira harcayarak yaptığımız donanım güncelleme işi 1997'de de oldu. Yani bu iş Crysis'ten çok önce de vardı. Ha dersiniz ki "Abi Crysis 3 son ayarda benim gözümün gördüğünden daha iyi görünüyor", ben de omzunuza vurarak "Evet evlat, ama iki üç Strogg avlamak, bil ki Crysis'te Seph avlamaktan daha zevkli" derim (Gerçekten de böyle düşünüyorum, Crysis'i seviyorum ama durum bu) O zamanın Crysis'iydi işte, kısacası bu. 

O kadar bahsettik şimdi gidip de bi iki el oynamadan olmaz. Dur bakalım Steam'de kaç kuruşmuş bu meret? :) 


*Merak edenlere oyun içi videosu: 





1 Eylül 2013 Pazar

İkindi Muhabbeti

    Saat 5... İkindi vakti bir serinlik çıkıyor bizim bu taraflarda. Balkonda oturmanın tam sırası. Gerçi gece yaptığım gibi çay koymayacağım bu sefer. Kahve yapayım bari. Her zamanki gibi arkaya da bi müzik açayım.

   *Airbrushed - Anamanaguchi 

 
  
    Dün gece uzun süredir yazmıyorum diye accık çiziktireyim diye gittim kısacık şikayet edip geldim. (http://isimsizgunlukler.blogspot.com/2013/09/sikayetler.html) Şimdi burası benim homebase'im. Önce buraya yazmam lazımdı ama şimdi orayı takip eden daha çok olduğundan "Ben daha hayattayım ülen" diyebilmek için önceliğimi değiştirdim. 

    Sıkıntı var mı?

    Yok.

    O zaman?

    Bir şey yazdığımda genelde blogda paylaşıyorum artık. Ya burada ya da öbüründe (isimsizgunlukler.blogspot). Paylaşmadıklarım ise "Ya bu pek özel bişi oldu lan, bunu paylaşmayayım" diyerek klasörün birine gidiyor. Şimdi hem blogda hem de o klasörde yeni bir şey yoksa nereden baksan 2 aydan biraz fazladır yazmıyorum.

    Yazmayıp n'apıyorum? Hiçbir şey... can sıkıntısı... Gitmeden hemen önce bi program yapmıştım hatırlarsanız. Hatta biraz fazla iddialıydı. Hem staj yapıp hem de üzerine oyun oynayacaktım hatırlarsanız. 
    Ne mi oldu?

    Çok büyük yamuk yedim hayattan. Akşam eve zombi gibi geldiğimden, hafta sonları da ailemle takıldığımdan ne oyun oynayabildim ne kitap okuyabildim ne de başka bir şey. Ha çok şey öğreniyorum, çok fazla insanla tanıştım bu süre içinde, o yüzden sadece yaptığım program boşa gittiğiyle kaldı. Başlarda çok şikayet ettim ama sonradan dedim ki "Ya bunun okul zamanı var daha, gidince yaparız yapacağımızı" 

    Bütün bu şikayetler bir yana, hayattan n'aber derseniz: 



   Derim.

   Bütün gün eczanede olunca böyle oluyor işte. Gelenler çoğunlukla yaşlılar. Kanser hastası da çok. İnsan üzülüyor tabii. Ama n'apalım. İşimiz bu... İnsanların düşündüğünün aksine gerçekten sıkıntılı bir iş. Yani bütün gün direk insanlarla muhatap oluyorsunuz. Bazen zevkli bazense çileden çıkarıcı. Ama iyi ya. Gerçekten... :) 

   Neyse bırakalım bu muhabbeti. 

   Dün gece bir site keşfettim StumbleUpon diye. Belki bazılarınız biliyordur. Olayı çok basit; siteye üye olurken en az 5 tane ilgi alanı belirliyorsunuz. Sinema, müzik, astronomi, mizah vs. Sonra da stumblelamaya başlıyoruz. Seçtiğiniz ilgi alanlarından rastgele internet siteleri buluyor sizin için. Üye oldup site girdikten sonra resmen kaybettim kendimi. Yaklaşık bir 3-4 saat başında kalmışım neredeyse. Bir süre sonra beğenilerinize göre ilgi alanları derinleşiyor. Mesela müzik dediysen bir süre sonra ne tarz müzik istersin diye soruyor. Ve derinleştikçe daha da güzelleşiyor. 9GAG'tan sıkılmaya başladığım şu günlerde ilaç gibi geldi bana. Artık vakit öldürebileceğim daha güçlü bi silah var elimde. Muahahaha! 

   Sabahına The Last of Us'a başlayayım dedim. Ama onun yerine kardeşimle oturduk laptopların başına, o Diablo 3 oynadı ben ise XCOM. Hâlâ devam ediyor oynamaya. Ben bırakalı bayağı oldu. Onun yerine bu yazıyı yazıyorum. Niye XCOM diye sordu bir kaç kere kardeşim. Bi kere sıra tabanlı stratejilere karşı anlaşılamayan bir sevgim var. Üstüne bir de bilim kurgu oluşu eklenince... Hem kaliteli de bir yapım. Dadına doyamıyorum yani anlayacağınız. (Bu hafta sonu itibariyle oynayamıyorum şikayetleri sıfırlanmış oldu)

   Bilim kurgu demişken hazır, dün oturdum Star Trek Into Darkness'i izledim. İnternetteki genel kanının aksine ben filmden gayet zevk aldım, heyecanla izledim. Hatta sonuna doğru bazı sahnelerde bayağı kötü oldum. (Hatta bir sahneyi paylaştım Facebook'ta) Bilim kurgu severler için gayet hoş bir filmdi bence. İzleyin. İzlettirin. Zaten az geliyor bilim kurgu filmleri, olana da laf atmayalım. 

   Okullar başlamadan daha doğrusu gitmeden önce bir kaç seri bulayım diyorum. Babylon 5 ve Firefly var aklımda. Eğer varsa bildiğiniz bilim kurgu dizisi, aşağıya yorum atın lütfen. 

   Şimdilik gidiyorum sevgili okurlar. Fazla açmayalım arayı diyorum ama söz vermiş gibi olurum sanırım. Her zamanki gibi güzel bir şarkı koyuyorum aşağıya. 

   Hadi görüşürüz! :) 

*Monkey Wrench - Foo Fighters